Yaşam

Bu bahar çok ölü yaptık

Gül Abus Semerci’nin ilk şiir kitabı ‘Dışarıdan İyiyiz Ama İçimizdeki Dertler Büyük’. Önceleri Semerci’yi hikaye kitapları ve senaryolarıyla tanıyoruz. Elbette öykü ve senaryo yazımının kazandırdığı gözlem becerisi ve karakterlerin günlük yaşamdaki davranışlarının duygularıyla ve kişilik özellikleriyle çelişmemesi gerektiğinin bilinmesi, şiirlerdeki karakterlerin sonuna kadar ‘gerçek’ olmalarını sağlar. Yoksa bireyler yerine kadınlar mı demeliyim? Çünkü şiirlerin ana konusu, büyük zorluklar yaşayan ama dışarıdan bakıldığında ‘iyi’ görünen ve çokça davranmak zorunda kalan kadınlardır. Şiirlerinde erkekler yok mu? Elbette var. Aynen yaşamda olduğu kadar ve yaşamdaki işlevleriyle var olurlar. Yani gücün temsilcisi olduklarına inandırıldıkları için kendilerini güçlü ve baskın sanan zayıf karakterler olarak.

Gül Abus Semerci’nin anlamlı bir şiiri vardır; ancak bu tespiti yapmanın bir anlamı yok çünkü önemli olan bir şiirin anlatımcı olup olmaması değil, anlatıyorsa ne anlattığı, çağrıştırıyorsa ne çağrıştırdığıdır. Doğrudan mısralara şiir yazmaz, önce bir atmosfer yaratır ve o atmosfere dizeleri yerleştirir. Çizgiler birbirine eklemlendikçe manzara değişebiliyor, gözlerimiz bir sonraki kareye kayıyor. Şiirin dili akıcıdır ve tam dilin ritmine dalmışken devreye bazı ‘kaba şeyler’ girer. Dilimiz dolaşmaya başlar başlamaz diğer manzaraya geçiyoruz. Hayat o kadar da akıcı ve kaygan değil, diyor bize; bekle, tökezleme anları var.

Dıştan Uygunuz Ama İçimizde Dertler
Büyük, Gül Abus Semerci, 48 sayfa,
Natama Yayıncılık, 2023.

Kitabın ilk sayfasında ‘Şiir Yazan Bir Ev Kadınının Ahlakı’ ile karşılaşıyoruz. Bu sıradan bir rekabet değil. Orhan Veli’nin “Gemlik’e doğru denizi göreceksin/Şaşırma” mısrasındaki gibi sürprizli bir eşleşme. Köşeyi döndüğümüzde bir an durmaksızın şiir yazan bir ev hanımıyla karşılaşıyoruz. Onun ahlakı da çıktı demiyorum, gereksiz olur çünkü onun ahlakı da buna dahildir. Pazar günleri şiir yazan bir hanımefendi bu. Kocası ve biri kız biri erkek iki çocuğuyla yaptığı Pazar kahvaltılarını sevmiyor. Aslında sevmek için yapanlardan başka kim sever ki? (Tabi bunu Türk tipi baskıcı/boğucu aile yapısı içinde söylüyorum. Ruh özgürse ve kahvaltı tercih ediliyorsa neden sevilmesin?)

Sonra bir kafeye gider ve bayanlar tuvaletine oturur. Şiir kız ve erkek çocuk dersteyken yazılacaktır. Diğer kadınların kıyısı, kocalarını aldatmaktan korkan kadınların oturması gereken yerdir. Peki hanımın kocasını aldatmak gibi bir isteği var mı? Ne fark eder? Muhtemelen hayır, muhtemelen hayır, ama her ihtimale karşı hanımefendi yine de önlem almalı ki içinde arzu kalmasın. Çünkü bir ev hanımının ahlakı bunu gerektirir. Şiir yazarken rüya görür mü? Bir bakıma şiirin kendisi de entelektüel bir sıçrayış, sıradan bir boşluğu metaforlarla doldurma hareketi değil midir? Sonra aklına kocası gelir. Kocası bunu bilse ne derdi? “Ne ayak kızısın,” diyor, “bu bir pislik.” Bu son satır çok mu sıradan? Yoo… Bu, evli bir erkek ile eşi arasındaki cinsel ilişkinin hem entelektüel hem de pratik olarak birebir aktarımıdır.

DENİZE DÜŞEN FAKİRLER PARLADI

Peki şiirlerinizde Nagihan nerede? Bir gündelikçi olarak, tam merkezde. Nagihan ter kokuyor. Nagihan pisliktir. Nasıl olur da Nagihan’ın işi ortalığı temizlemek olur. Nagihan, elleri bir anda ekmeği bölen bir hanımdır. Onu gündelikçi olarak götüren hanım ekmeği bir anda nazikçe koparır mıydı, yoksa bıçakla ince dilimler halinde mi keserdi bilemiyoruz. Tahmin edebiliriz ama. Şiire konu olan hanım “Nagihan’ın koca kıçının yanında benimki küçücük bir toptur” der. Bu çizgiden yola çıkarak kadınların kalçalarının klas olduğunu söyleyebilir miyiz? olağan olduğunu söyleyebiliriz. Haftada en az üç kez spor salonuna giden bir kadın ile her gün Tanrılar Günü’nde spor yapan bir kadın nasıl baş başa olabilir? Bırakın, yüzmek bile bir sınıftır: Dengeli ve uyumlu bir serbest stil yüzmeye sahibim. Fark ettin mi; fakir denizde yüzer / çırpınır…

‘Korkunç Dalış’ adlı şiirde “Yazları denizde/kışları evin bahçesinde/boğulmayı/boğulmayı düşünüyorum…” diyen bir kadına rastlıyoruz. Bu ayetlerde kendini boğma kanı; Boğulma mevsimi olarak tasarlanan yaz/kış ile boğulma yeri olarak tasarlanan meskenin denizi/bahçesi ikilemleri üzerinde durmak gerektiğine inanıyorum. Yaz aylarında, yani güneşli, ılık ve aydınlık mevsimde, yeryüzü tüm genişliğiyle deniz olur; Kışın yani kapalı, kasvetli, soğuk mevsimde dar bir alana dönüşür, konutun bahçesi sıkışır ve hatta sığlaşır. Ancak hem deniz hem de bahçe doğanın modülleridir. Yaz ve kış mevsimleri esas olarak doğanın döngüselliğini ifade eder. Bayan kendini boğarsa, doğada boğulur. Evde değil, odada, mahzende değil.

Hanımefendinin doğayı simgelediğini sadece Antik Yunan’dan değil, çok daha eski zamanlardan biliyoruz. Hanımefendi doğanın kendisidir. Peki ya kendini boğma niyeti? (Düşündüm diyorum çünkü boğma eylemi şiirde olmaz, sadece düşünülür.) Öldürme yeteneği, insanın kendini yaratmak için tarihsel süreç içinde edindiği bir beceridir. Doğum yapmak doğanın en büyük yeteneğidir ve hanıma aittir. Aynı güçte olmasa bile, en azından kendisine yakın sayılabilecek bir beceri kazanmazsa, adam her zaman eksik ve geri kalmış bir homo sapiens olarak kalacaktır. Bu nedenle, özenle öldürme yeteneği kazanır; Güç kararlılığını sağlamak için. Şiirde şiire konu olan hanımefendi, karşısındakini değil kendini öldürmeyi düşünmektedir. Bunu düşünmekte bir sakınca yok, çünkü intiharı bir “öldürme” eyleminden çok felsefi bir öldürme, kişinin kendi varoluşuna son vermesi olarak görebiliriz. İntihar bir anlamda kişinin kendisiyle ilgili eğilimidir. Bu nedenle, kendini öldürme eylemini, bir insanın elinden ‘öldürme’ yeteneğini almak olarak göremeyiz. Aslında hanım bunu da başaramayacak. Doğada (yani kendi varoluşunda, kendinde, kendinde simgelenen yerde) kendini boğmayı düşündü ve tam da bu yüzden başarısız oldu. Doğa (kendi benliği) buna izin vermemiş ve yine doğayı simgeleyen diğer canlıları, kuşları göndermiş. “Bir de anladıysan,/ evin bahçesinde boğulmanın mümkün olmadığını da anlamışsındır/./ Bir grup kuş el ele tutuşmuş, bok varmış gibi cıvıl cıvıl/…” Tabiat/ doğum arketipi bu kez kuş sesiyle dile girmiştir. Öte yandan kendini öldürebilmek de ancak onbinlerce yıldır süregelen bu arketipin tersine dönmesi ile mümkün olabilir ki bu da mümkün değildir.

Bir bayan en çok 72 yaşında üzülür

Çünkü o artık yaşlanmıştır ve yaşlılık geriye dönüp bakabilmektir. Gül Abus Semerci’nin “İsimlerini hatırlayamadığı erkeklerin yüzlerini düşünür” dizesiyle ifade etmek gerekirse artık bir hanımefendi. Hatta “Atalay’a çöpü atarken söyleyemediği bazı şeyleri” bile düşünüyor (söylemiyor ama bunun için en uygun yaş bence 72). “Ah Atalay!/ Ah gözlerim parlıyor!/ Ah aptal!” diyerek hem sevgiyle hem de küskünlükle ona söylemek istemediği şeyleri, kaç kez dilinin ucuna gelip de söyleyemediğini içinden geçiriyor. Bu söylemek isteyip de söyleyememe halinin çöpü dışarı attığınız anda ortaya çıkması değerlidir. Çöp, konutun pisliğidir. Evden çöp (geçmişin acı gerçekleri) uzaklaştırılırken, ev kirden (geçmişin acı gerçeklerinden) arınır. Zamanı geldi ama söyleyemedi. Çünkü konuşmak kararlılık gerektirir ve ancak terazinin bir kefesi diğerinden ağır bastığında olabilir. Bence kadının terazisi (sevgi/küskünlük, öfke/acıma, sahiplenme/dışlanma) artık sabit.

Peki, Atalay nasıl bir adamdır? O bir erkek ‘boyu iyi durumda ve ince, pürüzsüz derisinin hemen altındaki o sert kıvrımlar göz alıcı’. Şiirin öznesi, Atalay’ı tanımladığı şekliyle karşılaştırıldığında hâlâ fiziksel olarak hayranlık uyandırmaktadır. Ama ölümünü düşündüğünde, “Seni çırılçıplak yıkayacaklar, sefil! İleri geri dönecekler/fırlatacaklar! Senin bu kadar gurur duyduğun ve benim/benim söylemeye utandığım şeylerin sağa sola çarpacağını söylemekten kendini alamıyor/…”. Atalay’ın ölümü düşüncesi bile bastırılmış bir ‘haz’ı ortaya koyuyor. gasilhanede yıkanmak ise yılların biriktirdiği acıların, alamadığı intikamın, soramadığı hesabın adeta simgesi… Onu bu kadar görmekten, hayal etmekten başka yüreğini serinletecek bir şey kalmadı. Ah, doğal bir cehennem onu ​​beklemektedir.Atelay’ın ‘yanacağını’ düşünmek de rahatlatıcıdır.Atalay tek başına değil, ona eşlik edecek kızla yanacaktır.Cehennemin o azgın alevlerinde bile yanmayacaktır. ne yaparsa yapsın yanında olduğunu anlayacak “Nasıl fark edeceksin hayvan!” ’ diye sorar ve cevabı kendisi verir. Cevabı bilir çünkü hayatı ona bu bilgiyi zaten öğretmiştir: “Bunu iri göğüslerinden tanıyacaksın. Selin/ diyeceksin. Gel tatlım./ Göğüslerinin tesiri ile o yöne doğru hareket edeceksin./ Salaksın Atalay…”

Gül Abus Semerci’nin şiirlerinde hikâyeler hoş bitmiyor. Ama herkes mutsuz değil. Ortada olanı çelişki, ikilem ve benzeri kavramlarla tanımlayabiliriz. Ancak bu kelimeler, hayatın iki ucunu veya iki uçtaki hayatlar arasındaki uçurumu anlatmakta yetersiz kalıyor. “Siz hep erkek beklediğimizi mi sanıyorsunuz / Aşktan bunaldığımızı sanıyorsunuz” diyen bir kadın, fotoğraflara bakıp aslında tatsız olduğunu söyleyerek kendini avutabiliyor; ama bir obur, boğucu bir duygu sarmalı içinde son bir çabayla “Ben o çekyatların arasında boşuna ölmem Aziz” diye seslenebilir. Biz ise şiirleri okurken tüm bunları düşünüp hayatı yeniden teraziye koyabiliriz, oturup pasta yapabilir, spor yapabilir hatta ağlayarak okuduklarımızdan kurtulabiliriz. Ama içinden çıkamadığımız bir şey var: Hepimiz biliyoruz ki “bu bahar çok can yaktık”. Ve korkarım önümüzdeki baharlarda daha çok öleceğiz!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu